Academy e.V.

 

 

 

 

 

 

İkinci 50. yılın eşiğinde Alman-Türk Kültür Olimpiyadı

Göçün ikinci elli yılına girdiğimiz bir dönemde geleceğin Almanya’sını birlikte inşa edebilmek için her iki toplumun da birbirine tam bir güvenle bakacağı ortamın yeşermesi adına büyük bir organizasyon gerçekleşiyor bu sene.

 

 

Alman-Türk Kültür Olimpiyadı’nda Goethe ile Aşık Veysel buluşuyor.

 

 


‘Dil kültürün, kültür ise kimliğin özüdür.’ Hamburg Kültür Bakanı Reinhard Stuth’a ait bu sözün içerdiği öz de bugünlerde hem Almanyalı Türkleri, hem Almanya’yı kederlendiriyor. Zira sayısı hatırı sayılır bir yekun tutan Almanyalı Türkler artık evlerinde iki dil birden kullanıyor ve zaman giderek Türkçenin aleyhine işliyor. Büyükbabanın torunu ile anlaşamadığı günlere geldik dayandık. Türkçeyi gereğince öğretecek yeterlikte anne-baba hassasiyetinin olduğunu söylemek zor olduğu gibi, anadil eğitimini sağlayacak kapsamlı kurumsal eğitimden söz etmek de şu an itibariyle imkansız görünüyor. Almanca, Türkler arasında geleceğin dili olarak hızla yükselen bir değer haline gelirken, Türkçenin bu sessiz-sedasız geçmişe yolculuğu kültürün hırpalana-törpülene yok olduğu, bunun bir sonucu olarak da Türk kimliğinin, yerini Alman kimliğinden de fersah fersah uzaklarda bir kimliğe bırakmakta olduğu gerçeği ile karşı karşıyayız.

 

Almanya da bir gerçek ile karşı karşıya. Goethe’nin, Schiller’in, Kant’ın bıraktığı Almancayı demografik geleceği hiç de iç açıcı görünmeyen Almanya’da kim konuşacak, kim yazacak? Bu ülkenin kurumlarındaki Alman kültür ve geleneğini kim geleceğe taşıyacak? Daha da önemlisi sayıları giderek artan diğer halk gruplarının, özellikle de Türklerin karşısında Alman kültür ve geleneği varlığını nasıl iddia edecek? Türklerin sayısı ve İslam dinine olan canlı bağlılıkları ülkenin pazarlarının, ekranlarının, podyumlarının, işyerlerinin yüzünü ne derece değiştirecek? Bu soruların cevabı olarak bugün değişmeye direnen, değişmemek için değiştirmek isteyen, anadile müdahale eden bir Almanya ile karşı karşıyayız.

 

Bu iki haklı yokoluş endişesini kültürlerin çatışması düzleminde değil, karşılıklı anlayış düzleminde ele almak durumundayız. Dünya değişiyor. 21 yıl önce uydu olan ülkeler bugün AB üyesi. Arap ülkeleri demokrasi uğruna çalkalanırken, tek dil, tek kültür ve tek dinin çerçevelediği ülke hayalinin Batı Avrupa için çoktan çağın gerisinde kaldığı sır değil. Hele hele belli bir kültürde sabit kalıp eskimekte ısrar etmek, üstüne üstlük 11 Eylül fırtınasını arkasına alıp Huntington’un izinde ilerleyerek diğer kültürleri de kendi sabitliğine mahkum etmeye çalışmak, dirençle karşılaşınca da insanları ‘biz’ ve ‘onlar’ diyerek ötekileştirmek yüz yıl öncesinin hanedanlıklarında bile görülmeyen bir durum. Almanya’nın anadilinden mahrum etmek suretiyle ne Türk ne Alman kategorisine girebilen sorunlu kimlikleri ülkenin geleceğine monte etme sorumsuzluğuna yönelmek yerine ‘çokdillilik, çokkültürlülüğün özüdür’ söyleminde hayat bulacak bir toplumsal sistemin temellerini atması, öncü kültür hegemonyasına mesafe koyması gerekiyor. Bu ülke, bir göç ülkesi olduğunu anlayana değin uzun yıllar geçti. Çokkültürlü bir ülke olduğunu anlamak için de yine uzun yıllar bekleme lüksüne sahip olmadığını bilmeli, böyle bir kültürün Goethe’lerini, Schiller’lerini ortaya koyacak çokdilliğe açık bir eğitim, çokkültürlülük temelli bir kültür ve ayrımcılığı dışlayan bir adalet sistemini hayata geçirmek için artık kolları sıvamalı. Türk insanından Alman devşirmeyi aklından çıkarıp, Almanya’nın uluslararasi rekabet kabiliyetini gelecekte de koruması için Türk’ten, Alman’dan, Rus’tan dünya insanı yetiştirmeye bakmalı. Cem Karaca’nın 1984 tarihli ‘Mein deutscher Freund’ adlı şarkısı Almanya’nın bu konuda ne kadar geride kaldığını net bir şekilde gözler önüne seriyor.

 

Dünya değiştiği gibi insan da değişiyor, kimlikler renkleniyor, zenginleşiyor. İranlı kapı komşumuzla Hafız’a, Rus komşumuzla Puşkin’e, Alman komşumuzla Goethe’ye ulaşıp evrensellik kesbetme, dünya insanı olma imkanına sahibiz. İranlı, Rus, Alman komşumuza Yunus Emre’yi ulaştırarak bizim de onları evrenselleştirmemiz mümkün. Ne var ki biz Türkler, Aşık Veysel gibi Yezit nedir ne Kızılbaş?/Değil miyiz hep bir kardaş/ Bizi yakar bizim ataş/ Söndürmektir tek çaresi demekten uzak bir görüntü sunduğumuz sürece Almanya’da hayli uzun ve ince bir yolda ilerleyeceğiz demektir.

 

Geçen elli yıl içinde demokrasi, çevre bilinci gibi Avrupa’nın en önemli değerlerinin İslam medeniyetinin enginliğinden de istifade ederek daha da inkişaf etmesini sağlayacak kapsam ve derinlikte birikim, bunu harekete geçirecek keskinlikte irade ve herkesi memnun edecek bir sonuç ortaya koyduğumuz vaki değil. Batı’nın demokrasi evine girerken, ellerimizde hoşgörüye, diyaloga, çoğulculuğa ve ayrımcılıkla mücadeleye dair hikmet dolu hediyeler görünmüyor. Tam aksine ele avuca sığmaz bir toplum görüntüsü vermeye devam ediyor, korkuları bertaraf etmek için çarpıcı girişimlerde bulunamıyoruz. Çevre hassasiyetine İslam’ın iktisadını hediye edemememiz bir tarafa, çöpleri ayırma hassasiyetimize dair önyargıları yıkabilmiş değiliz ki, kainatla irtibattan Allah’la irtibata yol bulalım, sadece sekülerliğin yetersiz dinamiklerinden beslenen çevre duyarlılığının ötesinde Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Museviler olarak hep birlikte tecelliler aynası çevreye hürmet edelim. Entegre olduğunu söyleyerek örnek gösterdiğimiz insanlarımız çoğunluk itibariyle Türk kimliğine rağmen Batılı elbisesini giyip taşıyabilen isimler. Bu ülkenin diline, edebiyatına, müziğine, mimarisine olan fikri ve pratik katkımız yeni ilhamları çağırıp yeni terkiplere yol açmaktan uzak esintiler hükümünde. Yeni, ama Türkümüzle, Almanımızla yabancısı olmayacağımız, hepimize orijinal gelecek ve bizi bu haliyle Fransa, İngiltere ve evet Türkiye’den farklı kılacak koku, tat, melodi ve endama ruh verecek ortak zihniyetin oluşmasında sahaya alınmaya değer yeterlik arzetmiyoruz. Bu ise yeşil sahaların futbolcu Mesut Özil’e değil, teknik direktör Mesut Özil’e, siyaset meydanının parti eşbaşkanı Cem Özdemir’e değil, evet cumhurbaşbakanı Cem Özdemir’e emanet edilebileceği o tam güven ortamının yerleşmesi ile mümkün olacak.

 

Göçün ikinci elli yılına girdiğimiz bir dönemde geleceğin Almanya’sını birlikte inşa edebilmek için her iki toplumun da birbirine tam bir güvenle bakacağı ortamın yeşermesi adına büyük bir organizasyon gerçekleşiyor bu sene. Alman-Türk Kültür Olimpiyadı’nda Goethe ile Aşık Veysel buluşuyor. İkilikten gelir bela/ Dava insanlık davası diyen Aşık Veysel karşısında Goethe solan tatlı güllerine sesleniyor ve ‘açın!’ diyor, ‘kederi ruhunu dağlamış şu ümitsiz için.’ Ve Türk çocuk ve gençleri Alman şarkılarını, şiirlerini; Alman gençler ise Türk şarkı ve şiirlerini seslendiriyor. Çoğulcu toplumu Aşure örneği ile tiyatro eseri olarak sahneye taşıyan gençler, Friedrich von Schiller’in kaside kıvamındaki ‘Sevince Övgüsü’ nü seslendiriyor, Goethe’nin ‘Zavallı şeytan, bana ne verebilirsin ki?’ diyen Faust’unu canlandırıyorlar.

 

Olimpiyadın Türk ve Alman gençleri, özellikle günümüzde karşılıklı gövde gösterisinde bulunmak, sıkışınca da mağdura oynamaktan ibaret kalmış siyaset çarkının uzağında sancısız bir gelecek için hazırlık yapıyor. Bu hazırlık bize her iki yokuluş endişesini de bertaraf edecek mutlu bir gelecekten haber veriyor. Bu gelecekte Türk gençleri savunma ve isyan psikolojisinden sıyrılmış. Evrenseli yakalamış Alman büyükleri ile tanışarak Almanya’yı eleştirmiyor, ona iki dilleriyle birden sahip çıkıyorlar. Çünkü bu Almanya’da kendilerinden de birşeyler var. Ve yine bu gelecekte Alman gençleri başka kültürlere yukarıdan bakmaktan ve komut vermekten vazgeçmiş. Yunus Emre’ye de en az Tolstoy kadar değer veriyorlar. Türkçeyi en az İngilizce, Fransızca kadar önemli buluyor, ülkenin en başta gelen motor güçleri arasında görüyor ve bu dili kendileri de öğrenerek Türklerle sadece Almanya’da değil, dünyanın dört bir tarafında beraber hareket ediyorlar. Alman-Kültür Olimpiyadı ile ikinci elli yılda karşılıklı güvene dayalı yeni bir Almanya kuruluyor.

EUROYAMAN 2011-03-11 / ESAT SEMİZ

 

You are here: Home Aktivitelerimiz Kültür Olimpiyatları İkinci 50. yılın eşiğinde Alman-Türk Kültür Olimpiyadı